Çevirmen, akademisyen ve yazar Sabri Gürses ile edebiyat dünyasının mutfağına giriyoruz. Çevirmen neden görünmezdir? Bir klasik çevrilirken dönemin ruhu nasıl korunur? Yapay zekâ çevirmenlerin yerini alabilir mi? Gürses, çevirinin ardındaki yaratıcı süreci, sektördeki etik sorunları ve çevirmenin kendi diline olan sadakatini tüm şeffaflığıyla anlatıyor.
Bir kitabı kendi dilimizde okurken o eşsiz dünyanın kapılarını bize aralayan gizli kahramanları ne kadar tanıyoruz? Edebiyatın sınırları aşmasını sağlayan, iki farklı kültür arasında âdeta bir köprü kuran çevirmenler, çoğu zaman kapağın gölgesinde kalsalar da aslında okuduğumuz her duygunun ve cümlenin mimarlarıdır. Bu söyleşide, Rus edebiyatının başyapıtlarını ustalıkla dilimize kazandıran Sabri Gürses’i ağırlıyoruz. Şiirle başlayan edebi yolculuğundan Rus edebiyatı çevirilerindeki zorluklara, yayıncılık dünyasındaki intihal tartışmalarından yapay zekânın mesleğe etkilerine kadar çeviri sanatına dair merak edilen her şeyi tüm samimiyetiyle konuştuk.
Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız? Sabri Gürses kimdir?
İstanbul’da kitap tutkusuyla dolu bir evde, 1972 senesinde dünyaya geldim. Ailemin akademik geçmişi ve büyüdüğüm kültürel ortam beni doğal bir şekilde edebiyata yönlendirdi. Küçük yaşlarda yerli edebiyat ile çeviri edebiyat arasındaki farkı ayrımsamamda bu yetişme tarzımın büyük payı vardır. Başlarda çevirmen olmaya pek niyetli değildim; edebi yolculuğuma şiirle başladım. Henüz lise son sınıf öğrencisiyken 1989 yılında Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü’nü aldım, sonrasında deneysel romanlara yöneldim. Üniversite yıllarım ise biraz arayışla geçti; sosyoloji ve Amerikan Dili ve Edebiyatı bölümlerinde okuduktan sonra, asıl sevdiğim alana odaklanarak İstanbul Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Eğitimime İstanbul Üniversitesi’nde Çeviribilim alanında yüksek lisans ve doktora yaparak devam ettim. Yaptığım edebi çevirilerle pek çok değerli ödül alma mutluluğunu yaşadım. Bugünlerde ise Üsküdar Üniversitesi Mütercim ve Tercümanlık bölümünde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarıma devam ediyor; yazarlık, çevirmenlik ve yayıncılık serüvenimi sürdürüyorum.
“Çevirmen görünmezdir.” denir. Sizce bunun nedeni bir etik ideal mi, yoksa yayınevi piyasasının dayattığı bir durum mu?
Özellikle 2000’li yıllardan beri gündemimizde olan bu konu, 2010'lu yıllarda dünyada da yankı uyandırmaya başladı. Biz de bu konu için büyük bir kampanya başlattık. Kitap çevirmeninden film çevirmenine kadar bu işi yapan herkesin adının, imzasının her daim görünür olması bizim için mühim bir meseleydi. “Çevirmenler görünür olsun” sloganıyla çıktığımız bu yolda, 2005 senesinde Kitap Çevirmenleri Birliği’ni kurduk. Elbette mesele sadece manevi bir hak arayışı değildi; bu mesleği icra eden meslektaşlarımızın ekonomik güvenceye kavuşması da önceliklerimiz arasındaydı. Bu hareketimizle önemli bir başarıya ulaştığımızı söyleyebilirim. Bütün bunları bir kenara bırakıp genel çerçeveden konuşmak gerekirse, Türkiye’de çevirmene verilen değer yurt dışına kıyasla çok daha iyi durumdadır. Tarihimize baktığımızda da bunu rahatça görebiliyoruz. Geçmişte çevirmenler çok iyi yerlere gelmiş, nam salmış ve büyük saygınlık kazanmışlar. Devlet kademelerinde üst düzey görevler alanlardan tutun da İstanbul’da sokaklara ismi verilen mütercimlere kadar pek çok örnek var. Cumhuriyet dönemiyle birlikte de çevirmenlik, ön planda tutulan bir meslek olma vasfını korumuştur. Hatta yayınevlerinde doğrudan söz sahibi olan, sektöre yön veren meslektaşlarımız mevcuttu; Nihal Yeğinobalı ve Gönül Suveren bunun en güzel örneklerindendir.
Aynı metnin farklı çevirileri arasında bazen ciddi ton farkları oluyor. Bir çevirmen, yazarı mı temsil eder yoksa kaçınılmaz olarak kendi dünyasını mı metne yansıtır?
Son zamanlarda çevirmen üslubu üzerine çok yoğunlaştık: Çevirmenin bir üslubu var mı, yok mu? Her yazarın kendine has bir tarzı vardır. Bu sebeple, “Her yazar farklı yazıyorsa, peki her çevirmen de farklı mı çeviriyor?” sorusunu kurcalıyoruz. Okur, doğal olarak eserin orijinalinde ne yazıyorsa doğrudan onu okumak istiyor. Alt yazı çevirmenliğinde, hatta dublaj alanında da durum böyle. Öte yandan, günlük hayatta bir dedikodunun bile kulaktan kulağa aktarılırken değişime uğradığı bir gerçek. İki ressamın aynı resme bakarken farklı detaylar görmesi ne kadar olağansa, edebiyat çevirisinde çevirmenler için de farklı nüansları yakalamak o kadar olağandır. Tabii ki karşımızda bir edebiyat metni var; bu metin üzerinde oynamanın ve yorum yapmanın muhakkak bir sınırı mevcut. Okurun düştüğü ikilem de bu konuyu biraz çıkmaza sokuyor: Okur; yazar ile kendisi arasında köprü görevi gören kişinin, yani çevirmenin üslubu metne hem yansısın hem de yansımasın istiyor. Bunu dengede tutmak en sağlıklı yol. Bunun haricinde, sonuçta aynı eser farklı yayınevlerinde farklı kişiler tarafından çevriliyor. Her çevirmenin sözcük seçimi ve iç dünyası birbirinden farklı. İçinde yetişilen kültür, edinilen birikim ve hayal gücü de bu farklılıktaki önemli etkenler arasında. Bir çevirmenin herhangi bir betimlemede gördüğü bir detayı, diğer çevirmen aynı şekilde görmeyebilir veya hissetmeyebilir. Bunlar işin doğası gereği çok normal şeyler.
Çevirilerde sizi en çok zorlayan şey nedir? Dil mi, kültür mü, dönem mi? Klasiklerde o dönemin ruhundan özellikle neyi korumaya çalışıyorsunuz?
Rus edebiyatından örnek verecek olursak; çevrilecek eserin yazıldığı dönemin ve hâliyle o kültürün özelliklerini anlamak çok önemli. O dönemde insanların hangi eşyaları kullandıklarını, nasıl bir ortamda yaşadıklarını kavramak mühim. Kültürel olarak yakınlık kurmaya çalışmak işimizi kolaylaştırıyor ama bazen bu pek mümkün olmayabiliyor. Misal, çevirdiğiniz eserdeki yemek kültürü çok farklı olabiliyor; aşina olunmayan bu kültürü eksiksiz aktarmak zor bir iş. Bunun dışında, sosyal yaşantıdaki farklılıklar da sıkça karşımıza çıkıyor. Örneğin ben Anna Karenina’da yer alan balo sahnelerini çeviririm, okur da bunu bir şekilde tüketir; ama kendi yaşantımızda böyle bir sosyal ortama ve kültüre sahip olmadığımız için her hâlükârda o sahneleri aktarırken metnin ruhunun biraz zayıfladığını düşünürüm. Tolstoy çevirirken bu tarz hislere kapılmak oldukça normal. Çünkü o dönemde Rus sosyetesinin dışında kalan sıradan bir Rus bu sahnelere ne kadar uzaksa, bugün biz de o kadar uzağız. Fakat bazen aynı edebiyattan farklı yazarların eserlerini çevirmek daha rahat olabiliyor. Örneğin Tolstoy’a nazaran Dostoyevski’yi çevirmek ve aktarmak daha kolaydır. Tolstoy’da yurt dışı seyahatleri, şaşaalı balolar, sosyete ortamları bolken; Dostoyevski’nin eserlerinde daha çok iç hesaplaşmaları görürüz. Genelde sokakta avare gezen bir adam, yalnızlık çeken ve toplum baskısından bunalan bir karakter çıkar karşımıza. Bu evrensel duyguları aktarmak ise hâliyle çok daha kolaydır.
Çeviri intihali üzerine çalışmalarınız var. Türkiye’de çeviri alanında en büyük etik sorun sizce nedir ve bu sorun neden hâlâ sistematik biçimde çözülemiyor?
Aslında “En büyük sorun ne?” sorusunun cevabını, soruyu sorarken “intihal” konusuna değinerek vermiş oldunuz. Bunun temel sebebi ise daha çok ekonomik etkenler. Bundan bir süre öncesine kadar telif sorunu diye bir unsur hayatımızda yoktu, hâliyle yayıncıların kafası bu anlamda daha rahattı. Daha önceden yapılmış çevirileri ya da makine çıkışlı metinleri başka isimlerle yayımlamak zaman zaman âdet hâline gelmiş maalesef. Ayrıca Çevirmenler Birliği olarak da bu konuya epey odaklandık. Büyük küçük bazı yayınevlerinin bu tür olaylara ne yazık ki göz yumduğunu söyleyebilirim. Bütün bunların haricinde, sektördeki “Piyasadaki büyük isimler ifşa olmasın, bunun hukuki boyutuyla uğraşmayalım” anlayışı da bu sorunun sistematik bir şekilde önüne geçilmesini engelliyor.
Yapay zekâ çeviri araçları hızla gelişiyor. Sizce edebiyat çevirisi gerçekten “yerine konulamaz” bir alan mı?
En temel anlamda düşünecek olursak, insan yeri doldurulamaz bir varlık. Çevirmene de öncelikle “işin eğitimini almış, bu alanda profesyonelleşmiş bir meslek erbabı” olarak bakmamız lazım. Ama şu da bir gerçek ki, aldığı eğitimle yoğrularak bu işi geleneksel diyebileceğimiz yöntemlerle yapan son kuşağın bizim jenerasyonumuz olduğunu düşünüyorum. Bizden sonraki kuşaklar, teknolojinin gelişimiyle birlikte pek çok ek kaynaktan yararlanıyor. Bunun tamamen önüne geçmek veya teknoloji kullanımına mâni olmak günümüzde elbette mümkün değil. Ancak buna engel olamasak bile bu araçlardan yararlanıldığının dürüstçe kabul edilip açıkça belirtilmesi gerektiğini savunuyorum. Üniversitede öğrencilere çeviri ödevleri veriyorum, teslim aldığımda metinlerin kendi kalemlerinden çıkmadığını rahatça anlayabiliyorum. Dediğim gibi, teknolojiye mâni olmak imkânsız ama şunu da özellikle belirtmem gerek: Ortaya çıkan iş daha vasat bile olsa kişinin kendi emeği her zaman daha değerlidir. Bizim bu noktada teknoloji kullanımı ile insan emeğini sağlıklı bir şekilde dengelememiz lazım.
Bir metni çevirirken “sadakat” kavramını nasıl tanımlıyorsunuz? Sadakat yazara mı, dile mi, okura mı olmalı?
Bu gerçekten çok önemli bir konu. Kendi adıma konuşacak olursam benim ilkem; içinde bulunduğum kültüre, sahip olduğum dile sadık kalmaktır. Ben bu kültürü ve dili yüceltmek istiyorum. Evet, ben bir çevirmenim, şahsi başarım elbette önemli ama işimi en iyi şekilde yaparak güzel bir sonuç elde etmedeki en temel motivasyonum, günün sonunda kendi dilimin ve kültürümün yücelmesidir. Çevirdiğim eserin yazarı ortaya müthiş bir iş çıkarmış olabilir. Fakat bu eser benim dilimi ne kadar zenginleştirebilecekse, onu Türkçeye kazandırma konusunda ben de o kadar hevesli olurum. Burada odaklanılması gereken nokta, “Rusya’da olağanüstü bir edebiyat yapıyorlar arkadaşlar!” demek değil; “Bakın, dünyada böyle bir edebiyat var ve biz bu seviyedeki bir edebiyatı kendi dilimizde de üretebiliriz, karşılayabiliriz” düşüncesiyle üretken olmaktır.
Çevirmen bir eserin ikinci yazarı mıdır? Eğer öyleyse neden kapakta çoğu zaman az yer veriliyor?
Ben de çevirmenin, çevirdiği eserin ikinci yazarı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ortada yaratıcı bir süreç ve bir imza meselesi var. İçinde bulunduğumuz camiadan Aydın Emeç ismi bu konuda çok iyi bir örnektir. Kendi yayınevini kurarak pek çok değerli çalışma yapmıştır. Örneğin, orijinal adı uzun olan ve bugün hepimizin “Şeker Portakalı” olarak bildiği kitabın isim babası bizzat Aydın Emeç’tir. Keza Mihail Bulgakov’un eserinin “Usta ve Margarita” adıyla anılması fikri de ondan çıkmıştır. Sonuçta bu isimler herkesin hafızasına kazındı ve çok sevildi. Bence bu tarz örnekler, çevirmenin metin üzerindeki gücünü ve önemini anlamamız için oldukça sağlam dayanaklar. İşin kapak boyutuna gelirsek; bazı yayınevleri çevirmeni ön planda tutar, bazısı kapağın ufak bir köşesinde yer verir, bazısı ise kapağa ismini bile koymaz. Bu durum genel olarak o yayınevinin kurumsal tarzı ve yayın politikasıyla ilgili. Çevirmenler Birliği’ni ilk kurduğumuz dönemde bir yayıneviyle görüşmelerimiz olmuştu. Bu yayınevi, çevirmenin isminin kapakta yer almasını tercih etmiyordu. Tabii bunu doğrudan çevirmeni ikinci plana atıyorlar diye yorumlamak da tam doğru olmaz. Ortada bir politika var ve bunun altında pek çok sebep yatıyor olabilir. Belki de “İleride bu çevirmenle yollarımız ayrılırsa metinle veya markayla ilgili bir sorun yaşar mıyız?" düşüncesi onları böyle bir yola itmiş olabilir.
Haber: Berat Güneş
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE
Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...