Erdal Beşikçioğlu, Türkiye’de sanat ile hayatın, kurgu ile gerçeğin kesiştiği o ince çizgide yürüyen nadir isimlerden biridir. Devlet Tiyatrolarından Tatbikat Sahnesine, ekranların unutulmaz “Amir”inden yenilikçi bir tiyatro yönetmenliğine uzanan yolculuğunda Erdal Beşikçioğlu; sanatçının sorumluluğuna, toplumun halı altına süpürdüğü gerçeklere ve kendi deyimiyle "başının tacı" olan ödediği bedellere dair çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Bir sanatçının topluma karşı sorumluluğu nerede başlar? Sadece ezberlediği metni sahneye koyup alkışları topladığında mı, yoksa o sahneden inip hayatın acımasız gerçeklerine ayna tuttuğunda mı? Usta oyuncu ve Tatbikat Sahnesinin kurucusu Erdal Beşikçioğlu ile bir araya geldik. Onunla sadece tiyatroyu veya ekranı değil; Türkiye’deki sanat üretimini, otosansür iklimini ve sanatçının fırtınalar içindeki sarsılmaz duruşunu konuştuk.
Dünyaya bir itirazı olmayan sahneye çıkmasın
Söze, sanatçının sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini sorarak başladık. Beşikçioğlu, bu kavramın sadece sahneyle sınırlı kalmasını reddeden o bilindik net tavrıyla konuştu. Sorumluluğun, insanın derdiyle dertlenildiği yerde başladığını ve ancak ölümle, nefes tükendiğinde biteceğini savundu. “Bir kere o sahneye adım attın mı, o kameranın karşısına geçip birilerine bir hikaye anlatmaya başladın mı omuzlarına bir yük biniyor,” diyen usta isim, sanatın hayata tutulan bir ayna olduğunu vurguladı. Kendi bağımsız tiyatrosunu kurarak elini taşın altına koymasının, zor ve cesur metinleri seyirciyle buluşturmasının temelinde de aslında bu bitmek bilmeyen vicdan borcunun yattığını anlattı. Sanatın toplumsal meselelerdeki yeri konusundaki görüşleri de bir o kadar keskindi. Sanatın doğası gereği bir itirazı barındırdığını, dünyaya söyleyecek sözü olmayanların sahneye çıkmaması gerektiğini ifade etti. Etliye sütlüye karışmadan tarafsız kalmayı bir duruş olarak görmediğini, aksine bunun “konfor alanından çıkmamak ve güçlünün yanında durmak” anlamına geldiğinin altını çizdi.
Çarkların arasında sıkışan adamın sesi: Behzat Ç.
Konu Türkiye’nin yakın televizyon tarihine damga vuran Behzat Ç.’ye geldiğinde, karakterin neden bu kadar sahiplenildiğinin şifrelerini de verdi. O dönemin sert ve gerçekçi yapısının, toplumdaki adalet, şiddet ve sistem algısını nasıl sarstığını sorduğumuzda, dizinin yarattığı farkındalığın tesadüf olmadığını belirtti. Beşikçioğlu'na göre Behzat, sadece bir polis değil; çarkların arasında sıkışmış, “Adalet nerede ulan?” diye bağıran sıradan adamın sesiydi. “Ankara'nın ayazını, o gri sokakları, sistemin defolarını, insanın çaresizliğini en çıplak haliyle koyduk ortaya.” diyerek toplumun o küfürlerde kendi öfkesini, o tükenmişlikte kendi yalnızlığını bulduğunu anlattı. Oynadığı defolu ve kırık dökük karakterler sayesinde, toplumun kenara ittiği yoksullarla, sesi duyulmayanlarla ve kadına yönelik şiddetle en acı haliyle yüzleştiğini aktardı. En çok da riyakarlığa dikkat çekti: Televizyonda izleyip ağlayanların, ertesi gün sokakta o insanları gördüğünde yolunu değiştirmesindeki ikiyüzlülüğü eleştirdi.
Sanatı öldüren asıl hastalık: Otosansür
Türkiye’deki kültür ve sanat üretiminin mevcut durumunu konuştuğumuzda, karşımıza çıkan manzara pek de iç açıcı değildi. Beşikçioğlu, bugün bağımsız sanat üretmeyi “iğneyle kuyu kazmak” olarak tanımladı. Ekonomik zorlukların yanı sıra, asıl tehlikenin otosansür olduğuna dikkat çekti. Dışarıdan gelen baskıyla bir şekilde mücadele edilebileceğini ancak insanın “aman başıma iş alırım” diyerek kendi kalemini yontmasının sanatı öldüren asıl hastalık olduğunu belirtti. Peki, sanat dünyayı değiştirebilir miydi? Bu dönüştürücü gücün zamanla romantize edilip edilmediğini sorduğumuzda, gerçekçi bir yaklaşım sergiledi. Sanatın tek başına dünyayı kurtaramayacağını ya da karnı aç bir adamı tiyatroyla doyuramayacağını kabul etti. Ancak sanatın zihne ekilen bir tohum olduğunu, o adamın neden aç kaldığını ona gösterebileceğini vurguladı ve ekledi: “Sanat insana soru sordurur. Soru sormaya başlayan insan değişir, insan değişirse toplum dönüşür.”
İnandığı yolda ödenen bedeller ve Tatbikat Sahnesi
Röportajın sonunda, geçmişe dönüp baktığında “iyi ki bedelini ödemişim” dediği o dönüm noktalarını sorduk. Hafif bir tebessümle, hayatının zaten o bedelleri ödemekle geçtiğini anlattı. Devlet Tiyatrolarından istifa edip tüm birikimini Tatbikat Sahnesine yatırmasını, "oynanmaz" denilen oyunları sahneleyip kendi özgür sanat alanını yaratmasını bu bedellerin bir parçası olarak gördüğünü belirtti. Sözlerini ise kendi sanat ve hayat felsefesinin bir özeti niteliğindeki şu cümleyle noktaladı: “Sustuğum hiçbir an için kendimle gurur duymadım. Ama konuştuğum, inandığım şeyi yaptığım için ödediğim her bedel başımın tacıdır.” Erdal Beşikçioğlu; sahneden hayata, kurgudan gerçeğe uzanan yolculuğunda kendi doğrusundan sapmayan bir sanatçı olarak yürümeye, sormaya ve sordurtmaya devam ediyor.
Erdal Beşikçioğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu sohbet, sadece bir sanatçının kariyer yolculuğu değil; ülkesinin, insanının derdiyle dertlenen bir aydının iç döküşüydü aslında. Sahnedeki kurgunun hayatın gerçeğine nasıl dönüştüğünü, adaletin sadece ezberlenmiş repliklerde değil, hayatın tam ortasında ne kadar zorlu bir arayış olduğunu onun cümleleriyle bir kez daha hissettik. Bize zaman ayırıp sorularımızı o bilindik dobralığı ve tüm samimiyetiyle yanıtlayan usta sanatçı Sayın Erdal Beşikçioğlu’na yürekten teşekkür ederiz.
Haber: Uğur Tekeli
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE
Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...