Aydın Adnan Menderes Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Sosyoloji Bölümünde görev yapan Prof. Dr. Serdar Ünal, evlilik ve aile kurumundaki çözülmenin yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını söyledi. Ünal, bireyselleşme, sosyal medya ve seküler yaşam anlayışının genç kuşakları yalnızlaştırdığını belirterek, “İnsanlar artık birlikte yaşamaktan çok kendi konfor alanlarını korumaya yöneliyor. Bu durum aile yapısını zayıflatırken toplumları da daha kırılgan hale getiriyor” dedi.
Türkiye’de son yıllarda evlilik oranlarının düşmesi, doğum oranlarının azalması ve bireysel yaşamın yaygınlaşması dikkat çekiyor. Sosyolog akademisyenle gerçekleştirdiğimiz röportajda bireyselleşmenin toplum üzerindeki etkileri, genç kuşakların değişen yaşam anlayışı, sosyal medyanın ilişkiler üzerindeki rolü ve aile kurumunun dönüşümü ele alındı.
Türkiye’de evlilik oranlarının düşmesinin sizce en temel nedeni nedir?
Kadının iş yaşamına girmesiyle birlikte, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren evlilik oranları ve çocuk doğum oranları düşmeye başladı. Kadın açısından baktığımızda; iş yaşamı, kariyer hedefleri, aile hayatı ve çocuk sahibi olma arasında bir çelişki ortaya çıkıyor. Erkek ve kadının iş yaşamındaki pozisyonlarının eşit olmaması da bu süreci etkiliyor. Bu nedenle kadınlar ya hiç evlenmiyor ya da evlilik yaşını erteliyor. Türkiye’de de benzer süreçler yaşandı. Kadının iş yaşamına katılmasıyla birlikte, endüstriyel kapitalizmin getirdiği bireysel yaşam anlayışı yaygınlaştı. Toplum, kolektif yapıdan bireysel yaşama doğru evrildi. Bu durum da evlilik ve çocuk sahibi olmayı birçok insanın zihninde bir yük ya da kişinin kendi hayatını yaşamasına engel olan bir unsur haline getirdi. Bu nedenle Türkiye’de ve birçok Avrupa ülkesinde devletler, evlilik ve çocuk sahibi olmayı teşvik eden politikalar uygulamaya çalışıyor. Son dönemde doğum izinlerinin artırılması gibi uygulamalar da bunun bir örneği. Ancak bu politikaların ne kadar etkili olacağını anlamak için Batı ülkelerine bakmak gerekiyor.
Batı ülkeleri bu teşvik politikalarını çok daha önce uygulamaya başladı. Almanya, Fransa ve İrlanda gibi ülkelerde yerli nüfusun azalması artık bir beka sorunu olarak görülüyor. Çünkü yaşlı nüfus artarken genç nüfus azalıyor. Bu durum hem ekonomik hem de iş gücü açısından ciddi sorunlar doğuruyor. Batı ülkeleri bunu uzun yıllardır göçmen iş gücüyle çözmeye çalışıyor. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanıyor. Ancak Batı’daki örneklere baktığımızda, teşvik politikalarının yerli nüfus üzerinde çok etkili olmadığını görüyoruz. Göçmen nüfus bu teşviklerden daha fazla yararlanıyor. Yerli nüfus ise kariyer kaygıları ve konfor alanı nedeniyle evlilik ve çocuk sahibi olma konusunda çekimser davranıyor. Yine de son dönemde uygulanan teşviklerin daha ciddi ve kapsamlı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle ücretli doğum izinlerinin artırılması gibi uygulamalar kadınların iş yaşamındaki kaygılarını azaltabilir. Bu da evlilik ve çocuk sahibi olma konusunda insanları daha rahat karar verebilir hale getirebilir. Ancak burada mesele sadece ekonomi değil. Evlilik oranlarının ve çocuk sahibi olma isteğinin düşmesinin başka nedenleri de var.
İnsanlar neden bireyselleşmek istiyor sizce?
Burada insanların bireyselleşmeyi bilinçli olarak seçmesinden çok, buna maruz kalması söz konusu. Bu durum, endüstriyel kapitalist yaşam tarzının bir sonucu. İnsanlar böyle istediği için değil; kültür ve popüler yaşam biçimi bunu cazip hale getirdiği için bireyselleşme yaygınlaştı. Çünkü toplu yaşam maliyetleri azaltırken bireysel yaşam, fazladan ödenen ev kirası, fazladan alınan eşyalar, fazla harcama, fazla maliyet demekti. Aslında bu sayede istenilen tüketim toplumu oluşturulacaktı. Uzun yıllardır popüler kültür insanlara sürekli olarak “Özgür ol.”, “Kimse seni sınırlamasın.”, “Tüm tercihlerini kendin yap.” mesajı veriyor. Bireysel yaşam daha keyifli ve daha özgür bir yaşam biçimi gibi sunuluyor. Bu nedenle aile gibi kolektif yapılar da zamanla kötülenen, insanı sınırlayan kurumlar olarak görülmeye başlandı. Oysa kolektif yapılar insanların dayanışma ağlarını güçlendiren, yalnızlık duygusunu azaltan yapılardır. Ancak bireysel yaşam daha cazip gösterildiği için insanlar buna inandı. Bu durum da evlilikten ve aile yaşamından uzaklaşmayı beraberinde getirdi. Birlikte yaşamak; fedakârlık yapmayı, ortak karar almayı ve zaman zaman kişinin kendi isteklerinden vazgeçmesini gerektirir. Ancak bireysel yaşama alışan insanlar bunu yapmak istemiyor. Özellikle genç kuşaklar birlikte yaşama kültürüyle büyümediği için bu durum daha da belirgin hale geliyor.
Aileyle yaşayıp daha sonra üniversite için şehir dışına giden gençlerin bireyselliğe alışması sizce bu süreçte etkili mi?
Aslında gençler ailelerinin yanında yaşarken de bireysel değerlerle büyüyor. Çünkü bireysel yaşam artık bir değerler sistemi haline geldi. Ailenin yanında olmak, kişinin kolektif yaşam kültürüyle büyüdüğü anlamına gelmiyor. Ancak aileden ayrıldıktan sonra bireysellik daha da güçleniyor. Çünkü gençler bu süreçte kendi istedikleri hayatı yaşama fırsatı buluyor. Böylece bireysel değerleri daha fazla benimsemeye başlıyorlar. Bu durum aileye geri dönüşü de zorlaştırıyor. Çünkü bireysel yaşama alışan biri, tekrar aile kurallarıyla yaşamakta zorlanıyor. Bu da aile içinde çatışmalara neden oluyor. Önümüzdeki yıllarda ise bireysel değerleri benimsememiş kuşak neredeyse kalmayacak. Şu an daha kolektif değerlere sahip olan kuşaklar yaşlı nesli temsil ediyor. Gelecekte ise tamamen bireysel değerlerle büyüyen kuşaklar toplumda baskın hale gelecek.
Bu durumun psikolojik ve toplumsal sonuçları sizce nasıl olacak?
Bireyselleşme aynı zamanda yalnızlaşma demektir. İnsan hayatında zor dönemler vardır ve bu süreçlerde güveneceği insanlara ihtiyaç duyar. Aile bu güven ağını sağlayan en önemli yapıdır. Ancak birey aileden uzak kaldığında ve kendi ailesini de kurmadığında, ilerleyen yaşlarda büyük bir yalnızlık ve güvensizlik hissi yaşamaya başlıyor. “Hastalandığımda ne yapacağım?”, “Yaşlandığımda bana kim destek olacak?” gibi kaygılar ortaya çıkıyor. Bu nedenle modern toplumlarda kaygı bozuklukları ve antidepresan kullanımı ciddi şekilde arttı. İnsanlar sorunlarla mücadele ederek güçlenmek yerine, ilaçlarla bu sorunları bastırmaya çalışıyor. Ancak bu durum bireyleri uzun vadede daha kırılgan hale getiriyor. Aile aslında bireyi güçlü kılan bir kurumdur. Sosyolojik olarak aileyi toplumun çekirdeği olarak tanımlarız. Aile zayıfladığında toplum da zayıflar. Bugün evliliklerin kısa sürmesi, boşanmaların artması ve insanların ilişkilere karşı güvensizlik geliştirmesi de bunun bir sonucu. İnsanlar artık ilişkilere çok hızlı başlayıp çok hızlı bitiriyor. Sosyal medya da bunu hızlandırıyor.
Sosyal medyanın bu süreçteki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sosyal medya ilişkileri kolaylaştırdı ama aynı zamanda değersizleştirdi. İnsanlar artık çok daha fazla seçeneğe sahip olduklarını düşünüyor. Bu da tatminsizlik duygusunu artırıyor. Bir ilişki kurmak kolaylaştığı için bitirmek de kolaylaşıyor. İnsanlar sürekli başka seçeneklere yöneliyor. Bu da güven sorunlarını beraberinde getiriyor. Ayrıca sosyal medya gençlerin değer algısını da değiştiriyor. Eskiden toplumda bilgi, kültür ve meslek sahibi olmak önemliydi. Şimdi ise çok daha yüzeysel şeyler popüler hale geliyor. İnsanlar kısa yoldan ün ve görünürlük elde etmeyi başarı olarak görüyor. Bu durum toplumun değer yapısını ciddi şekilde değiştiriyor.
Seküler yaşam tarzının da bunda etkili olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet, kesinlikle etkili olduğunu düşünüyorum. Dinler aileyi, evliliği ve çocuk sahibi olmayı destekleyen yapılardır. Ancak seküler toplumlarda dinin toplumsal etkisi azaldıkça aile kurumu da zayıflamaya başladı. Bugün Batı toplumlarında yaşanan yalnızlık, bağımlılık sorunları ve aile kurumunun çökmesi bunun bir sonucu. İnsanlar artık, “Neden evlenmeliyim?” ya da “Neden çocuk sahibi olmalıyım?” sorularına güçlü cevaplar veremiyor. Seküler yaşam bireyselliği güçlendirdiği için insanlar kendi konfor alanlarını öncelemeye başladı. Bu da aile kurumunu zayıflatan önemli faktörlerden biri haline geldi.
Sizce bu durumun düzelmesi için nasıl bir sistem gerekli?
Eskiden bireyin değerlerini şekillendiren en önemli kurumlar aile ve eğitimdi. Şimdi ise bunu sosyal medya yapıyor. Gençler günün büyük bölümünü dijital platformlarda geçiriyor ve orada gördükleri yaşam tarzlarını örnek alıyor. Bu nedenle devletlerin sosyal medya konusunda daha ciddi politikalar üretmesi gerekiyor. Çünkü artık aile ve okul tek başına yeterli değil. Türkiye neyse ki tamamen bireyselleşmiş bir toplum değil. Bu nedenle geri dönüş ihtimali var. Ancak bunun için aileyi ve toplumsal dayanışmayı güçlendirecek uzun vadeli politikalar uygulanması gerekiyor.
Haber: Melis Özçelik
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE
Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...