Aydın Adnan Menderes Üniversitesi
İletişim Fakültesi / Gazetecilik Bölümü

Öğrenci Uygulama Haber Sitesi


EZBERLEMEYİN ÖĞRENİN!

28.12.2025
Dosya

 

Ezberci eğitim yeni neslin yaratıcılığını ve analitik düşünme becerisini gölgeliyor. Uzmanlar, ezbere dayalı düzenin eğitimde derin bir kırılma yarattığını ifade ediyor.

 

Uzmanlara göre ezbere dayalı öğrenme, beynin gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Özellikle teknolojinin etkisiyle büyüyen tüketim kültürü ve buna bağlı olarak artan bilgi kirliliği, bireylerin öğrenme yaklaşımlarını kökten şekillendiriyor. Bu durumdan en çok etkilenenler ise eğitim verenler oluyor. Öğrencilerin, bilgiyi anlamlandırarak öğrenmek yerine geçici olarak ezberlemeye yönelmesi; derslerdeki aktifliği, analiz etmeyi ve yaratıcı düşünmeyi her geçen gün daha da güç hâle getiriyor. Öğrencilerin öğrenme alışkanlıklarındaki bu dönüşümün sınıf ortamına yansımalarını görmek adına bir araya geldiğimiz öğretmenler, sınıflarında bizi ağırlayarak deneyimlerini paylaşırken; Aydın Adnan Menderes Üniversitesi’nde görev yapan Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Utku Oğan Akyıldız ise ezberci öğrenimin bilimsel yönünü ele aldı. Akyıldız, konu ile ilgili değerlendirmelerde bulunarak ezber ile gerçek öğrenme arasındaki ayrımı ortaya koydu ve kolay öğrenmeye yönelik ipuçları verdi. Akyıldız’ın ardından görüştüğümüz,  Ekrem Çiftçi İlkokulu sınıf öğretmenleri Murat Çelik, Esma Kösen ve Merve Taş, deneyimlerini paylaşarak konuyu derinleştirdi. Böylece eğitimin temel başlangıç noktası olan 1. sınıftan itibaren  bilginin nasıl edinildiğini ve yeni neslin sınıf içi alışkanlıklarını, öğretmenlerin gözlemleri ve anlatımları üzerinden ortaya koymuş olduk.

 

Beynin öğrenme süreci

Öğrenme sürecinin merkezinde yer alan beyin, bilgiyi kalıcı olarak saklamak için bazı koşullara ihtiyaç duyuyor. Bu koşullar sağlanmadığında bilgi kısa süreli bellekte kalıyor ve hızla unutuluyor. Beynin neden ezbere yöneldiğini ve bu mekanizmanın nasıl işlediğini Doç. Dr. Utku Oğan Akyıldız şöyle açıkladı: “Beyin, ezberlenen bilgi ile gerçek anlamda öğrenilen bilgiyi birbirinden ayırt eder. Ezber yoluyla edinilen bilgiler ile içselleştirilerek öğrenilen bilgilerin beyinde depolandığı alanlar farklıdır. Ezberlenen bilgiler, geçici bellekle ilişkili anatomik yapılarda tutulduğu için kısa süreli kullanıma uygundur. Bu tür bilgiler, şakak lobunun iç kısmında yer alan ve hipokampus olarak adlandırılan bölgede depolanır, birkaç gün içinde işlevini yitirir ve uzun vadeli hafızaya aktarılmaz. Kalıcı öğrenme ise beynin üst kısmında yer alan beyin korteksinde gerçekleşir. Burada depolanan bilgiler, uzun süre boyunca saklanabilir ve ihtiyaç duyulduğunda kolaylıkla hatırlanabilir. Beyin korteksi, birden fazla bölgeye uzanan geniş bağlantı ağına sahiptir. Öğrenme süreci başladıkça bu bağlantılar nöronlar aracılığıyla güçlenir ve yeni sinirsel yollar oluşur. Bilginin tekrar edilmesi ise bu bağlantıların sağlamlaşmasını sağlar. Kısaca, kalıcı öğrenmenin temelinde bilginin anlamlandırılması, tekrar edilmesi ve bu sinirsel bağlantıların sürekliliğinin korunması yer alır.”  Akyıldız bu noktada: “Her bilgi, öğrenme sürecinde ilk olarak geçici bilgi deposuna kaydedilir ancak bu bilginin kalıcı hâle gelebilmesi için kişinin onu tekrar etmesi ve kendisine düzenli olarak hatırlatması gerekir. Bu süreçte, öğrenilen bilgiyle ilgili sinirsel ağlar devreye girer ve beyin, yeni bilgiyi geçmiş deneyimlerle ilişkilendirmeye başlar. Bilgi, kişinin daha önce öğrendikleriyle ne kadar ilişkilendirilebilirse o kadar kalıcı hâle gelir. Bilginin geçici bellekten kalıcı belleğe geçme işlemi uyku esnasında gerçekleşir bu noktada verimli, kaliteli ve yeterli bir uyku oldukça önemlidir. Uyku esnasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, ayıklar ve kalıcı belleğe yerleştirir.” sözleri ile verimli uykunun önemine değinerek, öğrenmenin kalıcı hâle gelmesi için uykunun şart olduğunu da ifade etti. 

 

Öğretmenlerin gözünden yeni nesil öğrenme alışkanlıkları

Konuyu bir de öğretmenlerin gözünden ele almak adına yaptığımız röportajda, 1. sınıf öğretmeni Murat Çelik, ezbere dayalı öğrenme ile ilgili şu yorumda bulundu: “Son dönemlerde uygulamaya konulan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Millî Eğitim Bakanlığı bilgiyle beceriyi bir arada kazandırmaya yönelmiş ve dersleri öğrenci merkezli hâle getirmeyi hedeflemiş olsa da sınav gerçeği öğrenciyi ezbere itiyor. Bunun yanı sıra kentlerin giderek betonlaşması öğrencilerin doğa ile vakit geçirmesini engelleyerek, doğada yapılabilecek eğitim etkinliklerini sınırlıyor. Artan nüfusla birlikte oluşan insan kalabalığı ve toplumdaki güven duygusunun azalması da çocuklarının sosyalleşmesinin önüne engeller çıkarıyor. Ezberci eğitimden çıkmak ve yaratıcı düşünmeyi desteklemek için, öncelikle uygun fiziki koşulların ve materyallerin artırılması gerekiyor.” Çelik, artan dijitalleşmenin etkilerine de değinerek öğrencilerde dikkat dağınıklığının giderek arttığını vurguladı: “Öğrencilerin öğrenme motivasyonunda belirgin bir düşüş olduğunu düşünüyorum. Bunun en temel nedenlerinden biri, özellikle teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte artan uyaran sayısı. Bu noktada velilerin rolü oldukça önemli. Çocuklar çoğu zaman söylenenlerden çok, yetişkinlerin davranışlarını örnek alıyor; bu nedenle iyi bir rol model olmak büyük önem taşıyor ancak günümüzde birçok ebeveynin de çocuklar kadar teknolojiye bağımlı olduğunu görüyoruz. Teknolojiye fazla maruz kalma durumuna, sağlıksız beslenme de eklenince öğrencinin performansı büyük oranda düşüyor.”  Röportajımıza katkı sunan bir diğer isim, sınıf öğretmeni Merve Taş oldu. Taş, Çelik’in aksine öğrencilerin ezberden ziyade öğrenmeye dayalı ilerleme gösterdiğini ifade etti: “Öğrencilerin ezbere dayalı ilerlediği ifadesine pek katılmıyorum. Günümüzde ezberden çok hızlı öğrenme ve hızlı unutmanın yaygın olduğunu düşünüyorum. Ben çocukluğumu 1990’lı yıllarda yaşadım, o dönemlerde ezberleyerek öğrenmenin daha yaygın olduğunu ve bu sayede bilgilerin geleceğe daha sağlam taşındığını düşünüyorum çünkü biz öğrenirken kendi çabamızı da sürecin içine katıyorduk. Bugüne baktığımızda ise çocukların birçoğunda hazırbulmuşluk var, yorulmasın diye onlara hazır sunulan pek çok şeyin, aslında gelişimlerini olumsuz yönde etkilediğini fark etmiyoruz. Bunun yanı sıra öğrencilerin evdeki hayatı ile okul hayatı tamamen farklı; evde her istediği yapılan, sanal âlemle çok fazla iç içe olan öğrenci okula gelince afallıyor. Bu durumun temelinde velilerin yer aldığını düşünüyorum, velilerin denetleyici bir rol üstlenerek çocukların ekran süresini kontrol etmeye yönelik önlemler alması gerekiyor.” Merve Taş, önceki dönemlere kıyasla günümüz ilkokul neslinin daha zeki ve yüksek IQ’ya sahip olduğunu fakat bilgiyi hızlı tüketen ve hızlı unutan bir nesil olarak gördüğünü dile getirdi. Konu ile ilgili öğretmen Esma Kösen ise şu yorumda bulundu: “Öğrenciler öğrenmiyor ezberliyor ifadesine tam anlamıyla katılmıyorum ancak bazı bilgilerin ezberlenmesi gerektiğini de düşünüyorum. Bir öğretmen olarak kendi yöntemlerimle, bilgilerin öğrencilerin zihninde kalıcı olmasını sağlamaya çalışıyorum ve onları mümkün olduğunca ezberci ve kolaycı yaklaşımlardan uzak tutuyorum. Her öğrenci için geçerli olmasa da son dönemde öğrencilerin öğrenme motivasyonlarında bir artış gözlemliyorum ancak akademik olarak iyi denebilecek bir seviyede olmalarına rağmen davranışsal bazı sorunlar yaşandığını düşünüyorum. Günümüz nesli oldukça hiperaktif, bu durum derse odaklanmalarını zorlaştırıyor ve dinlemeye karşı isteksiz olmalarına neden oluyor ve derslerin gidişatını zaman zaman zorlaştırıyor. Teknoloji de bu noktada önemli ve olumsuz bir etken olarak öne çıkıyor. Teknoloji sayesinde bilgiye kolay erişim sağlansa da doğruluğu teyit edilmeden öğrenilen yanlış bilgilerin düzeltilmesi oldukça güç oluyor çünkü genel olarak beyin, bir bilgiyi ne şekilde öğrendiyse, o şekilde kalıyor. Burada velilerden beklentim: çocukların doğada daha fazla vakit geçirmelerini sağlamaları, aşırı korumacı tutumlarla onların kendi başlarına bir şeyler yapmalarını engellememeleri, uyku saatlerine dikkat etmeleri ve sağlıklı beslenmeye teşvik etmeleridir.”

 

Salgın ve telefon bağımlılığının çocukların gelişimine etkileri

Öğretmen Murat Çelik, öğrenciler arasında giderek yaygınlaşan telefon bağımlılığının, dünya genelinde artış gösteren otizm vakalarıyla ilişkili olabileceğine dikkat çekiyor: “2000 yıllarında dünya genelinde her 250 çocuğun birinde görülen otizm vakası, şu anda 32 çocuktan birinde görülmeye başlanmıştır ve bu oran istikrarlı bir şekilde artmaktadır. Bu artış sınıflardaki kaynaştırma öğrenci sayılarının da belirgin şekilde çoğalmasına yol açmıştır. Şu anda ders verdiğim öğrencilerin gelişmeye en çok açık olduğu dönemin Covid-19 salgınına denk gelmesi sebebiyle bu öğrenciler; iki yıl boyunca evden çıkamamış ve doğayla temas kuramayarak günlerini ekran karşısında geçirmiştir. Bu noktada veliler de bilinçsiz davrandıysa ve çocuğu ekran ile uzun süre baş başa bıraktıysa, çocuğun gelişimi eksik kalmış olabiliyor. Bu yaş grubundaki çocukların normal koşullarda iletişim kurmayı, temel sosyal beceriler geliştirmeyi ve motor becerilerini kazanmayı öğrenmesi beklenirken sınıflarda hâlen belirgin eksiklikler göze çarpıyor. Bu durumun en önemli nedeni, söz konusu çocukların gelişimlerinin en kritik döneminin Covid-19 sürecine denk gelmesi; iki yıl boyunca evden çıkamamış, doğayla temas kurmamış ve uzun süre ekran karşısında vakit geçirmek zorunda kalmış olmasıdır.  Gördüğüm en temel ve önemli eksik ise, dili kullanma becerilerinin zayıf olması. Bu eksikliği her geçen yıl daha fazla hissediyoruz, ne yazık ki sınıflara gelen her yeni nesil, bir önceki nesle kıyasla daha dezavantajlı bir tablo çiziyor. Bu etkenler neticesinde, salgın sürecinde yaşanan kopukluğun, çocuklarda geçici otizm belirtilerine ya da geçici konuşma bozukluklarına yol açabileceğini düşünüyorum.” Çelik, gerekli önlemler alınmadığı ve çocukların gelişimini destekleyen eğitim, iletişim ve sosyal ortamlar güçlendirilmediği takdirde, bu tablonun ilerleyen yıllarda daha da ağırlaşabileceğini, gelecekteki nesillerin bugün karşı karşıya olunan sorunlardan çok daha derin gelişimsel ve iletişimsel zorluklarla mücadele etmek zorunda kalabileceğini vurguluyor. Nöroloji Uzmanı Akyıldız da, ezbere dayalı öğrenmenin çoğu zaman kolay yolu tercih etmek anlamına geldiğini belirterek, bu yöntemin uzun vadede yaratıcılığı baskıladığını ve beyni tembelleştirdiğini ifade etti. Ezber temelli bir eğitim anlayışının, bireylerin problem çözme becerilerini zamanla zayıflattığına dikkat çeken Akyıldız, günümüzde teknolojinin de öğretmekten çok tüketime yönlendiren bir yapıya büründüğünü, tüm bunlarla ilişkili olarak Alzheimer hastalığının ise eğitimsiz toplumlarda daha sık göründüğünü belirterek eğitim-öğretimin önemini vurguladı.

 

Stres her zaman kötü değildir

Doç. Dr. Utku Akyıldız, sınav kaygısının öğrencide yarattığı stres ve kaygıyı her zaman kötü bir etken olarak görmemek gerektiğinin altını çizerek şu ifadelerde bulundu: “Sınav kaygısı ve stres, beynin hafıza ve dikkat mekanizmalarını doğrudan etkiler ancak bu etki her zaman olumsuz değildir. Doğru yönetilen stres, bireyi başarıya da taşıyabilir. Bu nedenle stresi tamamen yıkıcı bir unsur olarak görmek doğru olmaz. Yaşanan stres, zaman zaman farkında olunmadan motivasyonu artırıcı bir rol de üstlenebilir. Bu noktada öğrenme biçimi belirleyici bir faktör olarak öne çıkar. Bilgiler gerçekten öğrenilip içselleştirildiğinde, stresle başa çıkmak daha kolay hâle gelir ancak öğrenme ezbere dayalıysa, bireyin özgüveni düşer çünkü konuya yeterince hâkim değildir ve bilgi zihinde kalıcı bir yer edinmemiştir. Buna karşılık, belirli düzeydeki stresin, kalıcı bellekteki bilgilerin daha iyi hatırlanmasına katkı sağlayabildiği de görülmektedir.”  Akyıldız, beyin açısından etkili öğrenme tekniklerine de değinerek; uygun bir öğrenme ortamının oluşturulması, dikkatin güçlü olması, bilgiler arasında ilişki kurabilme ve öğrenilen bilgiyi aktif biçimde kullanabilme becerisinin önemini vurguladı. Öğrenmeyi kalıcı hâle getiren en temel unsurun ise verimli bir uyku olduğunun altını çizen Akyıldız, bu faktörlerin öğrenme sürecini kolaylaştırdığını ve bilginin kalıcılığını artırdığını ifade etti. Son olarak dikkati yönetme becerisinin yarım saat olduğunu ve ders saatlerinin de bunları göz önünde bulundurarak ayarlanması gerektiğini ve yapay zekânın insan zekâsının önüne geçmemesi gerektiğinin vurgusunu yaptı. 

 

Tüm bu değerlendirmeler eğitimde kalıcı öğrenmenin önemine ve bunun yalnızca okulda değil; aile, çevre ve teknolojiyle kurulan sağlıklı dengeyle mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Röportajımıza katkıda bulunan Doç. Dr. Utku Oğan Akyıldız’a ve öğretmenlerimiz: Murat Çelik, Merve Taş ve Esma Kösen’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 

Haber: Esma Nur Yüksekoğlu

 

EN ÇOK OKUNANLAR

DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”

  Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...

OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA

  Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...

TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’

Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...

EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?

  Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...

HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI

  Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...

TOPRAĞIN BİLİMİ PEDOLOJİ

  İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...

İNCİR BİR MEYVE Mİ ÇİÇEK Mİ?

  Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...

KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN

  Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...

ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE

  Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...

SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN

  Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi
İletişim Fakültesi / Gazetecilik Bölümü

Öğrenci Uygulama Haber Sitesi
+90 256 218 20 00