Gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen akıllı telefonlar ve "sonsuz kaydırma" alışkanlığı, beynimizin ödül sistemini nasıl etkiliyor? Dijital detoks yaparken hissettiğimiz o boşluk duygusunun altında yatan nedenler neler? Klinik Psikolog ve Aile Danışmanı Atakan Aslan ile dijital çağın bu zorlu sınavını ve sağlıklı bir "dijital diyetin" ipuçlarını konuştuk.
Hepimizin bildiği ama bir türlü kurtulamadığı bir alışkanlık var: Ekranda saatlerce süren o sonsuz kaydırma hali. Bir şeyler kaçırma korkusuyla sürekli bildirimlerimizi kontrol ediyor, telefonu bir kenara bıraktığımızda anlamsız bir huzursuzluk hissediyoruz. Peki ama neden? Dijital dünyanın beynimizde yarattığı bu etkiyi ve siber kaygıya düşmeden hayatımıza nasıl sağlıklı bir sınır çizebileceğimizi Klinik Psikolog Atakan Aslan anlatıyor.
Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?
29 Eylül 1981’de Aydın’da doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi Aydın’da tamamladıktan sonra psikoloji eğitimime Gürcistan’da, Tiflis’te bulunan Ivane Javakhishvili Tbilisi State University Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde başladım. Daha sonra yüksek lisans eğitimimi Beykent Üniversitesi Klinik Psikoloji bölümünde tamamladım. Mesleki çalışmalarımda özellikle çocuk ve ergen psikolojisi, aile danışmanlığı, bağımlılık ve bireysel psikolojik sorunlar üzerine yoğunlaşıyorum. Uzun yıllardır farklı yaş gruplarıyla çalışarak psikolojik iyi oluşu desteklemeye yönelik danışmanlık hizmeti veriyorum. Evliyim ve iki çocuk babasıyım. Mesleki çalışmalarımın yanı sıra aile yaşamının ve ebeveynliğin psikolojik gelişim üzerindeki etkilerini de yakından gözlemleme fırsatı buluyorum.
Ekranda saatlerce yaptığımız sonsuz kaydırma hareketi, beynimizdeki dopamin sistemini anlık olarak nasıl etkiliyor?
Sonsuz kaydırma davranışı, beynimizin ödül sistemi üzerinde oldukça güçlü bir etki oluşturuyor. Sosyal medya platformları temelde “değişken ödül” mantığıyla çalışıyor. Yani her kaydırmada ilginç bir içerikle karşılaşma ihtimali var ama bunun ne zaman olacağı belli değil. Bu belirsizlik, beyindeki dopamin sistemini sürekli tetikte tutuyor. Dopamin burada sadece “haz hormonu” değil, aynı zamanda beklenti ve motivasyonla ilişkili bir nörotransmitter. Her yeni içerik potansiyel bir ödül gibi algılandığı için kişi farkında olmadan sürekli ekranı kaydırmaya devam ediyor. Bu durum kısa vadede keyif verici görünse de uzun vadede beynin ödül sisteminin aşırı uyarılmasına ve dikkat süreçlerinin zayıflamasına yol açabiliyor.
Telefonu bir kenara bırakıp “dijital detoks” yapmaya çalıştığımızda hissettiğimiz o ani boşluk ve “bir şeyleri kaçırma korkusunun” (FOMO) altında yatan klinik süreçleri nasıl açıklarsınız?
Telefonu bıraktığımızda hissedilen o boşluk duygusu aslında beynin alıştığı uyaranların bir anda kesilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Gün içinde sürekli bildirim almak, içerik tüketmek ve sosyal etkileşim görmek zihinsel olarak yoğun bir uyarılma yaratır. Bu uyarı bir anda kesildiğinde kişi psikolojik olarak bir eksiklik hisseder. Bunun üzerine bir de “FOMO” dediğimiz, yani bir şeyleri kaçırma korkusu eklenir. İnsan sosyal bir varlık olduğu için gruptan kopma ya da gündemin dışında kalma ihtimali bilinçdışı düzeyde kaygı yaratır. Bu nedenle dijital detoksun ilk aşamalarında huzur yerine huzursuzluk yaşanması oldukça normaldir. Ancak zamanla beyin bu yeni düzene uyum sağlar ve kişi daha dengeli bir zihinsel ritme kavuşabilir.
Ekranda bu kadar hızlı dopamin salgılamaya alışan bir beyin, gerçek hayattaki sıradan mutluluklardan (sohbet etmek, yürüyüş yapmak) neden artık eskisi gibi keyif alamıyor?
Burada “dopamin toleransı” dediğimiz bir süreç devreye giriyor. Çok hızlı ve yoğun uyaranlara maruz kalan bir beyin, zamanla bu yüksek uyarılma seviyesini normal kabul etmeye başlıyor. Sosyal medyada birkaç saniyede değişen görüntüler, kısa videolar ve sürekli yeni içerik akışı beynin ödül sistemini oldukça hızlı çalıştırıyor. Buna alışan bir zihin için gerçek hayatın doğal ritmi daha yavaş ve daha sakin kalabiliyor. Bu nedenle sohbet etmek, yürüyüş yapmak veya kitap okumak gibi aktiviteler başlangıçta yeterince uyarıcı gelmeyebiliyor. Ancak ekran kullanımını dengelediğimizde beyin yeniden kalibre olur ve bu doğal aktivitelerden alınan haz tekrar artmaya başlar.
Bir uzman gözüyle değerlendirdiğinizde, gündelik bir “yoğun telefon kullanımı” ile klinik destek gerektiren “dijital bağımlılık” arasındaki o ince çizgiyi tam olarak nereden çiziyorsunuz?
Yoğun kullanım ile bağımlılık arasındaki temel fark işlevsellik kaybıdır. Bir kişi telefonunu çok sık kullanıyor olabilir ama bu durum günlük sorumluluklarını, iş hayatını, akademik performansını veya sosyal ilişkilerini belirgin şekilde bozmuyorsa bunu doğrudan bağımlılık olarak tanımlamayız. Ancak kişi telefonu kontrol etmekte zorlanıyorsa, kullanımı azaltma girişimleri başarısız oluyorsa ve kullanım süresi arttıkça yaşam kalitesi düşmeye başlıyorsa burada klinik açıdan değerlendirilmesi gereken bir durum ortaya çıkar. Özellikle uyku düzeninin bozulması, yüz yüze ilişkilerin azalması ve yoğun huzursuzluk hissi gibi belirtiler dijital bağımlılığın önemli göstergeleri arasında yer alır.
Telefonları hayatımızdan tamamen çıkarmamızın imkânsız olduğu bu çağda, siber bir kaygı bozukluğuna sürüklenmeden “sağlıklı bir dijital diyeti” günlük hayatımıza nasıl entegre edebiliriz?
Sağlıklı bir dijital denge kurabilmek için öncelikle bilinçli kullanım alışkanlığı geliştirmek gerekiyor. Bunun için gün içinde telefonsuz zaman dilimleri oluşturmak oldukça faydalı olabilir. Örneğin sabah uyandıktan sonraki ilk yarım saat ve gece uyumadan önceki son bir saat ekran kullanımını sınırlandırmak zihinsel açıdan ciddi bir rahatlama sağlar. Bunun yanında bildirimleri minimuma indirmek, sosyal medya kullanımını belirli zamanlarla sınırlandırmak ve gün içinde fiziksel aktiviteler veya yüz yüze sosyal etkileşimler için alan açmak da oldukça etkili yöntemlerdir. Buradaki amaç teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil, onun hayatımızı yönetmesine izin vermemektir.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mıdır?
Dijital dünya artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası ve bunun tamamen dışında kalmak gerçekçi bir hedef değil. Ancak önemli olan teknolojiyi nasıl kullandığımız. Bilinçli ve dengeli kullanım hem zihinsel sağlığımızı korumamıza hem de gerçek hayattaki ilişkilerimizi güçlendirmemize yardımcı olur. Özellikle çocuklar ve gençler için yetişkinlerin rol modeli olması büyük önem taşıyor. Çünkü dijital alışkanlıklar büyük ölçüde gözlem yoluyla öğreniliyor.
Dijital dünyadan tamamen kopmanın imkânsız olduğu günümüzde, asıl çözüm teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil, onu yönetebilmek. Bu dengeyi kurmamıza ışık tutan ve değerli vaktini ayırarak sorularımızı içtenlikle yanıtlayan Klinik Psikolog Atakan Aslan’a teşekkür ederiz.
Haber: Nehir Çınar
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE
Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...