Samsun’un Çarşamba ilçesinde yer alan, yaklaşık 835 yıllık geçmişi olan Göğceli Cami, Anadolu’daki tek bir çivi ve sıva kullanılmadan, ahşap yığma tekniğiyle yapılmış en eski ve en büyük eserlerden biri olarak dikkat çekiyor. Selçuklular Dönemi’nde inşa edilen bu yapı, Osmanlı süslemeleriyle bezeli ve günümüze kadar ibadete açık kalmış bir kültürel miras niteliği taşıyor. Benzersiz yapım tekniği ve tarihsel sürekliliği sayesinde, sadece yerel değil uluslararası düzeyde de korunması gereken önemli bir miras olarak kabul ediliyor.
Anadolu’nun en nadide tarihi ve mimari miraslarından biri olan Göğceli Cami, yüzyıllardır zamana meydan okumaya devam ediyor. Çivisiz cami sadece mimarisiyle değil, kesintisiz olarak ibadete açık kalmasıyla da derin bir manevi anlam taşıyor. Selçuklu hükümdarı I. Keyhüsrev’in 1206’daki Trabzon seferi sırasında inşa edildiği düşünülen Göğceli Cami, çivisiz ahşap yığma tekniğiyle yapılan en eski eserlerden biri. Ancak caminin sütununda yer alan hicri 592 (1195) tarihli yazıt, bu benzersiz yapının geçmişini doğrulayan en önemli kanıt olarak kabul ediliyor. Bu tarihi yapının bilinmeyen yönlerini öğrenmek ve taşıdığı değeri daha yakından incelemek için Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Araştırma Görevlisi Burak Sarıcı, Sanat Tarihi Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Sami Bayraktar ve cami imamı İdris Arıcı ile görüştük.
Dünyanın en eski ahşap harikalarından biri
Caminin tarihsel ve yapısal önemi üzerine açıklamalarda bulunan Bayraktar, bu caminin sadece bölgesel değil, küresel anlamda da büyük bir öneme sahip olduğunu belirterek, “Bu yapının, Anadolu’daki en eski ve en büyük çivisiz cami olma özelliğinin yanı sıra aynı zamanda, dünyada ayakta kalan en eski ahşap yığma tekniği (çantı) ile yapılmış yapılar arasında yer alır. Norveç ve İsveç gibi İskandinav ülkelerinde 1100’lü yıllara ait örnekler bulunsa da bu cami de ‘en eski halka’ içinde yer alan nadir yapılardandır. Bu cami hem yapım tekniği hem de tarihsel sürekliliği açısından, mimarlık ve kültürel miras bağlamında benzersiz bir konumda bulunuyor. Bu nedenle, caminin korunması ve gelecek nesillere aktarılması, sadece yerel değil, uluslararası düzeyde de büyük bir sorumluluk taşımaktadır.” sözleriyle, yapının dünya kültürel mirasındaki yerini pekiştirdi.
Çantı tekniği, savaşta zamandan tasarruf ve dayanıklılık sağlıyordu
“Çivisiz cami” adını almasına neden olan çivisiz yapı tekniğiyle öne çıkıyor. Bu yapım yönteminin taşra bölgelerinde hızlı ve ekonomik bir çözüm olarak uygulandığını ifade eden Bayraktar, “Hiçbir metal çivi kullanılmadan oluşturulan bu yapılar, oldukça hızlı bir şekilde inşa edilebilir. Savaş esnasında hem zamandan tasarruf sağlar hem de oldukça dayanıklıdır.” diyerek, bu tür yapıların mühendislik açısından önemli avantajlar sunduğunu belirtti. Bu tekniğin Fars kültüründen alınıp Türkler tarafından geliştirildiğini dile getiren Sarıcı, “Farslar tarafından kullanılan bu yöntem, Türkler tarafından ahşabın bolca bulunduğu Karadeniz’in nemli coğrafyasına uygun bir şekilde uyarlanmıştır. Çivisiz yapılar hem estetik hem de işlevsellik açısından dönemin şartlarına uygun bir çözüm sunuyordu.” ifadeleriyle, bu tekniğin zamanla Türklerin inşa anlayışına katkılar sunduğunu anlattı.
Camide bulunan direklerin bir anlamı var
Caminin iç yapısındaki direklerin rastgele yapılmadığını ve bir anlam taşıdığını belirten cami imamı İdris Arıcı, “Caminin içinde yer alan altı direk, imanın altı şartını; üst kısımda bulunan beş direk ise İslam’ın beş şartını temsil eder.” sözleriyle, camiyi ayakta tutan direklerin sembolik bir anlam taşıdığını anlattı. Ayrıca, camide hiçbir şekilde çivi bulunmamasının sebebini insan vücuduna benzeten Arıcı, “Tıpkı insan vücudunda çivi bulunmaması gibi, yapının da doğal bir şekilde bir arada tutularak insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğünü simgelemesi amaçlanmıştır.” diyerek, bu yapının insanın fiziksel ve içsel bütünlüğüyle uyumlu bir şekilde inşa edildiğini vurguladı.
“Pencereler güneşi takip ediyor”
Caminin iç mekanının aydınlatma açısından son derece hassas bir şekilde planlandığını anlatan Bayraktar, “Caminin ön kısmında farklı boyutlarda olan üç pencere gelişigüzel yerleştirilmemiştir. Bu pencerelerin düzeni ve farklı boyutlarda olmasının nedeni, güneşin doğuşu, zirvedeki hali ve batışı sırasında camiye bolca ışık girmesini sağlamak amacıyla tasarlanmıştır. Yani pencereler güneşi takip ediyor. Bu pencereler yalnızca estetik değil, işlevsel bir amaç taşıyor ve her biri güneşin farklı evrelerinde içeriye ışık girmesini sağlayacak şekilde konumlandırılmıştır. Pencerelerin farklı boyutlarda olması, içeriye giren ışığın yoğunluğunu ve yönünü ayarlayarak caminin içinde huzurlu bir aydınlık atmosferi yaratmayı amaçlıyor.” diyerek, caminin iç mekan aydınlatma düzeninin, doğal ışıkla uyumlu bir şekilde planlandığını ve yapının doğal çevreyle de uyum içinde olduğunu ifade etti. Ancak caminin yan taraflarına sonradan eklenen pencereler konusunda eleştirilerde bulunan Bayraktar, bu değişikliğin yapının özgün aydınlatma sistemini gereksiz yere bozduğunu belirtti. “Yanlara sonradan eklenen pencereler, caminin yeterince ışık almadığı düşüncesiyle açıldı. Oysa buna hiç gerek yoktu, çünkü ön kısımda bulunan orijinal üç pencere zaten iç mekana yeterli ışığı sağlıyordu. Bu sonradan yapılan pencereler oldukça gereksizdi ve yapının doğal dengesini, özgün mimarisini bozdu.” sözleriyle, caminin orijinal tasarımına yapılan bu müdahalenin olumsuz etkilerine dikkat çekti.
Efsaneler gerçeklerle karıştırılmamalı
Tarihi cami, birçok efsaneyi ve rivayeti de içinde barındırıyor. Caminin ters çevrildiğinde bir gemiyi andırdığına dair anlatılanları yanlış bulan Sarıcı, “Bu tür hikayeler, Selçukluların denizcilik faaliyetleriyle ilişkilendirilmiş. Ancak o dönemde Selçukluların Karadeniz’de bir denizcilik faaliyeti bulunmuyordu, yani böyle bir şey mümkün olamaz. Bu nedenle, bu tür anlatılar daha çok halk arasında yaygınlaşmış bir sembolizm olarak değerlendirilmelidir.” diye açıklayarak, caminin gerçek anlamının halk hikayelerine dayalı simgelerle karıştırılmaması gerektiğini ifade etti. Caminin bulunduğu coğrafyanın Selçuklular için stratejik önem taşıdığını söyleyen Sarıcı, “Çarşamba ve çevresinin Karadeniz’in diğer kısımlarına göre oldukça engebesiz ve düz olması, Trabzon seferine giden ordular için önemli bir konaklama noktasıydı. Bu nedenle, burada ibadet alanı oluşturulması doğal bir tercihtir.” sözleriyle, yapının neden buraya yapıldığın da ekledi.
835 yıllık kesintisiz ibadet
Arıcı, Caminin en dikkat çekici yönlerinden birinin, yaklaşık 835 yıldır kesintisiz olarak ibadete açık olduğunu ve bu sürekliliğin camiye manevi bir anlam kattığını anlattı. “Bu cami 835 yıldır ibadete hep açıktı. Burada ibadet eden insanlar caminin sadece bir yapı değil, bir inanç merkezi olduğuna inanıyor. Bu süreklilik ve yöre halkının camiyi sahiplenmesi yapının tarih boyunca korunmasında ve ayakta kalmasında önemli bir rol oynamıştır.” diyerek, caminin geçmişten günümüze uzanan manevi değerinin altını çizdi.
Coğrafyaya uyumlu olması onu ayakta tutuyor
Bayraktar, camide kullanılan ahşap malzemelerin yöresel özellikler taşıdığını vurgulayarak, “Caminin yapımında kullanılan tüm malzemeler bu bölgeye özgüdür. Ağaçların yüksek reçine oranları, yapıya zamanla taş gibi sertlik kazandırmıştır. Ayrıca, bu ağaçların reçine oranlarının normalden daha fazla olduğu görülmektedir. Bu durumun, ağaçların kış aylarında kesilmesinden kaynaklandığı tahmin edilmektedir. Bu doğal yöntem, ahşabın böceklenmeye ve çürümeye karşı korunmasına yardımcı olur ve yapıyı nemli Karadeniz iklimine karşı dayanıklı hale getirir.” sözleriyle, caminin çevreyle mükemmel uyum içinde olmasının caminin dayanıklılığında kritik bir rol oynadığını anlattı.
Selçukluların Anadolu’daki izlerini taşıyan Göğceli Camii, Osmanlı Dönemi’nin sanatsal dokunuşlarıyla birleşerek günümüze kadar ulaşan eşsiz bir kültürel mirastır. Hem mimari yapısıyla hem de kesintisiz ibadet geçmişiyle dikkat çeken bu cami, tarih boyunca korunarak Anadolu’nun zengin geçmişine ışık tutmaya devam ediyor. Bizlere verdikleri kıymetli bilgiler için Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tarih Bölümü’nden Araştırma Görevlisi Burak Sarıcı’ya, Sanat Tarihi Bölümü’nden Doç. Dr. Mehmet Sami Bayraktar’a ve cami imamı İdris Arıcı’ya teşekkür ederiz.
Haber: Emircan Yaman
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
Türkiye’nin birçok şehrinde birbirinden güzel evler bulunmaktadır. Peki ya Ankara’nın ...
DÜNDEN BUGÜNE: URLA SANAT SOKAĞI
Asıl adı Zafer Caddesi olan sokak, 2010 yılından sonra bir ...