Bir seyyah ve bir yoldaş... Binlerce kilometre ve 81 ilde toprağa bırakılan fidanlar. Doğayı koruma fikrini Anadolu’nun her köşesine taşıyan Seyyah Ömer’in hikayesi. Yürümeyi bir varış değil, bir farkındalık yolu olarak gören gezginin; bilinmezliklerle, doğayla ve insan iyiliğiyle örülü 4 yıllık bir Anadolu yolculuğu.
5 Eylül 2021’de sırtına çantasını alıp yola çıkan bir doğa sevdalısı, dört yıl süren uzun bir yürüyüş ile Türkiye’nin 81 ilini adım adım geçti. Bu yolculuk, yalnızca mesafeler ile ölçülen bir yürüyüş değil; her şehirde toprağa bırakılan bir fidanla, doğaya ve geleceğe verilen anlamlı bir söz oldu. Çocukluğundan beri ormanlarla iç içe büyüyen, orman işçisi bir babanın anlattığı yangın hikayeleriyle doğanın değerini erken yaşta kavrayan Seyyah Ömer için yürümek bir spor değil; doğayla bağ kurmanın, sabrı ve sevgiyi yeniden öğrenmenin bir yoluydu. Anadolu’nun misafirperver insanları, doğanın bilinmezlikleri, yol arkadaşları ve bir köpekle kurulan güçlü yoldaşlık eşliğinde ilerleyen bir yolculuk. İnsana ilham veren bu yolculuk ile ilgili Ömer Özer ile konuştuk. Seyyahlık hikayesini, anılarını ve yolculuğunu dinledik.
Seyyah Ömer kimdir? Sizi daha yakından tanıyabilir miyiz?
Merhaba, ben Ömer Özer. Sosyal medyada Seyyah Ömer olarak bilinirim. 1987 Manisa, Uncubozköy doğumluyum. Babam aslen Konyalı ama ben Manisa’da büyüdüm. Babam bir orman işçisiydi; ben de bir orman köyünde, orman ve doğa sevdasıyla büyüdüm. Küçükken babamın orman yangınlarıyla ilgili anlattığı hikayeleri dinledim. Okula gidemedim ve küçük yaşta sanayide tornacı olarak çalışıp meslek öğrendim. Bu projeye başlamadan önce de motorumla Manisa’nın Spil Dağı’na yürüyüş ve kamp yapmak için giderdim. Doğayı ve yürüyüş yapmayı küçüklüğümden beri severdim. Yürümeyi ve doğayı sevmem konusunda, “Manisa Tarzanı” lakaplı Ahmet Bedevi’nin çok katkısı var. Onun hikayelerini dinleyerek büyüdüm ve ona hayranlık duydum. Tabiata, doğaya, yürümeye ve seyahat etmeye bu şekilde karar verdim. Yürüyerek seyahat etmek bence insanın kendini tanıması için en yavaş ama en etkili yöntemdir. Türkiye’nin 81 ilini yürüyerek, köpeğim Yoldaş ve çok değerli yol arkadaşlarımla seyahat ederek projemi tamamladım.
Seyyah Ömer’in seyyahlık hikayesi ve Anadolu seyahati nasıl başladı?
Çocukluğumdan beri doğayı ve yürüyüş yapmayı çok severdim. Kurtuluş Savaşı yıllarında Spil ormanlarının çoğunu kaybetmişiz. “Manisa Tarzanı” olarak bilinen Ahmet Bedevi’nin, Kurtuluş Savaşı sonrası dağlarda sadece bir şortla gezerek, binlerce ağaç dikme hikayelerini dinleyerek büyüdük. Bu hikayeler bana küçüklüğümden beri ilham oldu. Hafta sonları kamp yapmak için Spil Dağı’na giderdim. Yürüyüş yaparken insanların arkalarında bıraktığı çöpleri görmek, içimde dert oldu. İnsanların doğanın kıymetini bilmemesi, bende hep bir üzüntü yarattı. İnsanlarda ne yazık ki doğayı sömürme duygusu var; hiç kimse “arkamızı toplayalım”, “çöpümüzü bırakmayalım” diye düşünmüyor. Bu gördüklerim, ormancı bir babanın oğlu olarak beni çok etkiledi. Babamın yangın hikayelerini, helikopterin altında ıslanmasını ve alevlerin arasında kalıp sakalının yandığı zamanları hatırladım. Bu duygularla büyüdükçe, içimde hep bir şeyler yapmam gerektiğine dair güçlü bir his oluştu. Spil Dağı’nı uçtan uca yürüdüm ama bu bana yetmedi. Daha fazla yol katetmek ve gittiğim yerlerde insan hikayelerine dokunmak istiyordum. O süreçte, benim gibi yürüyen insanlar var mı diye internette araştırma yapmaya başladım. İzlediğim bir videoda, Türkiye’nin Bolu ilini gezip görmeyen Türk bir gezgine, Vietnamlı bir köylünün söylediği şu söz beni çok etkiledi: “Sen daha kendi memleketini bilmiyorsan Vietnam’da ne işin var?” Bu söz üzerine Anadolu’yu, yani kendi ülkemi karış karış gezmeye karar verdim. Kendime, “Anadolu’yu adım adım yürümek istiyorum.” dedim ve hazırlıklara başladım.
81 İl 81 Fidan yürüyüş projesini yapmaya nasıl karar verdiniz? Bu projeyi başlatırken farkındalık yaratmayı mı amaçladınız?
Seyahatim kapsamında yürümeye 2021 yılının haziran ayında başladım. Aslında ilk niyetim, sadece birkaç il gezip geri dönmekti. Yani o hissi bir kez yakalayıp dönerim diye düşünüyordum. Tam ben hazırlanmış yola çıkacakken büyük orman yangınları başladı. Geçmişten gelen anılarım ve doğaya olan bağım nedeniyle bu duruma çok içerledim. “Ben ne yapabilirim?” diye düşündüm. Hazır aklımda bu yürüyüş fikri varken projenin adını o an koydum: “81 İl’e 81 Fidan”. Her ilde toprağa bir fidan bırakarak, bu zorlu yol üzerinden doğanın önemini adımlarımla göstermeyi amaçladım. Manisa’dan yola çıktım. Hedefim, tüm Anadolu’yu adım adım yürüyerek başladığım noktaya geri dönmekti. İnsan bazen birkaç şehir yürüdükten sonra, “Acaba çok mu büyük bir işin altına girdim, bitiremez miyim?” diye tereddüt ediyor. Ama sonra amacına sıkı sıkı sarılıyorsun; işte o amaç sana güç veriyor. Anadolu’yu araba ile yüzlerce kez dolaşsanız bile bu duyguyu yaşayamazsınız. Yaya olmak bambaşka bir his. Doğa ile iç içe olmak ve onunla bütünleşmek, insana acizliğini hatırlatıyor. Eğer şehirden uzakta, dağların ve ormanların içindeysen, sığınabileceğin bir evin veya aracın yoksa, oralı gibi olmak zorundasın. Doğaya uyum sağlamalıydım ve ben de bu düşünceyle hareket ettim.
Yolculuğunuz sırasında ne tür maceralar yaşadınız?
Yolda maddi açıdan sıkıntılar yaşadım. Erzak ve Yoldaş’ın maması konusunda zorlandığımız zamanlar oldu. Yoldaş, bazen sadece kuru ekmek yiyerek benimle bu yolu paylaştı. Pek birikimim yoktu, bazı zamanlar köylülerin yanında amelelik yaparak para kazandım. Onların ikram ettikleriyle karnımızı doyurduk. Yolun devamında Likya Yolu'nda sahil kenarında kamp kurduk. Yoldaş İle denizde yüzerek biraz tatil de yapmış olduk. Yolculuğumun Erzincan durağında, eşeklerin olduğu bir çiftliğe rastladım. Yaşım gereği ve taşıdığım yükün sağlığımı kötü etkilemesi ile zorlanıyordum. Fazla mola veriyor bazen uzun yürüyemiyordum. Bir araç almayı düşünmeye başladım. Köylülerle bir eşeğin fiyatı üzerine sohbet ettim, 1500-2000 lira arasında olduğunu söylediler. Bir an, yolculuğuma bir eşekle mi devam etsem diye düşündüm. Çantam 20 kilo olduğu için yükümü hafifletebilirim dedim. Hatta üzerine güneş paneli bile koyabilirdim. Bir eşeğin 50 kilo yük taşıyabileceğini öğrendim. Kalan 40 şehri bir eşekle mi gezsem diye çok düşündüm, böylece daha fazla erzak ve eşya taşıyabilirdim. Ancak bakımı ve nerede konaklayacağı gibi sorunlar kafamı kurcaladı. O benim yükümü taşıyacak ama ben de onun sorumluluğunu taşıyacaktım. Sonunda, bakımı zor olur diyerek bu düşünceden vazgeçtim. Eşeği alacak paramda yoktu zaten, bir eşek alırsam maddi olarak yolculuğum zora girecekti. O fikirden vazgeçince yeni bir fikir aklıma geldi. Yolculuğumun bir kısmında, çantamı hafifletmek ve daha fazla yük taşıyabilmek için bisiklet ve arkasına takabileceğim bir römork kullanmayı düşünmüştüm. Yoldaş’ı da römorka koyar, o yorulmadan sürer giderim diyordum. Ancak bisikletle ilerlemenin ne kadar zor olduğunu erken öğrendim. Sürekli bir arıza veya tamir işi çıkıyordu. Her yere giremiyorsunuz, ormanlardan, dağlardan geçmek mümkün olmuyordu. İnsan yapısı olduğu için doğaya karşı sağlam değildi, çabuk bozuluyordu. Bu yüzden bisikletle seyahat fikrinden vazgeçtim ve onunla çok az yol gidebildim. Bu yolculukta iki tekerin değil, iki adımın daha sağlam olduğunu bu şekilde öğrendim.
Yol arkadaşınız Yoldaş ile yaşadığınız maceralar var mı?
Yoldaş ile beraber yaban hayatına ve zorlu hava koşullarında yolculuk yaptık. Bazı zamanlar kötü olaylar yaşadık. Yoldaş yaralandı onunla ilgilenmem gerekti. Yaban hayvanları saldırdı zor zamanlarda yaşadık. Yoldaş’ın hamile kalıp doğurması bizim için başka bir süreçti. Onları yolda taşımak için el arabası bile yapmıştım. Bir sabah ben yola hazırlanırken Yoldaş da yavrularını emziriyordu. Ben sakaşına onu test etmek için, “Yoldaş ben gidiyorum yavrularını yanımızda götürmüyoruz.” diyerek hafif ilerledim. Yoldaş biraz geldi, sonra duraksadı arkasına baktı, geri gitti. Benim gittiğimi görünce geriye benim yanıma geldi. Önüme geçiyor gitme onlarıda alalım der gibi suratıma bakıyordu. Hem bir anne hem bir dost olduğunu o gün daha iyi anlamış oldum. Yolculuğumun başka bir gününde karavanla seyahat eden gezgin bir arkadaşla karşılaştım, sohbet ettik ve bir gece beraber konakladık. Sabah kalktığımda köpeğim Yoldaş’ı bulamadım. Etrafa bakındım, seslendim ama yoktu, onu aramaya çıktım. Ben onu ararken, o bir saat sonra karavanın yanına geri dönmüş. Beni bulamayınca bir süre ayakkabılarımı ve eşyalarımı koklamış. Gezgin arkadaşım da izimi sürebilmesi için ayakkabımı ona iyice koklatmış. Ben ormanda onu ararken, yaklaşık 20-30 dakika sonra yanıma geldi. Ayakkabının kokusundan izimi sürerek beni bulmuştu. Çok akıllı bir hayvan, av köpeği genetiği taşıdığını düşünüyorum. Yoldaş kendi başının çaresine bakabiliyordu, av köpeği geni taşıdığı her halinden belli oluyordu. Bir gün çayırlık bir alanda kamp kurarken, Yoldaş’ın toprakta bir delik bulup kazmaya başladığını gördüm. Muhtemelen köstebek ya da fare gibi gibi bir hayvanın kokusunu almıştı; kendi halinde avcılık yapıyordu. Yoldaş yorulmasın, ben de yardım edeyim diyerek başladım kazmaya ama o benden çok daha hızlıydı. Ben bir değnekle zorlanırken o çoktan kocaman bir çukur açmıştı. İnternette deliklere ateş yakarak içerideki hayvanı dışarı çıkaran afrikalı kabileler görmüştüm. Bu yöntemle belki Yoldaşa yardım ederim diye denedim. Etkili olmadı başka bir deliktende çıkmayınca, başarısız iki avcı olarak kaldık. O da avını yakalayamadı ama bana kendini kanıtladı. Böylece kendi başının çaresine bakabileceğini ve ne yetenekleri olduğunu göstermiş oldu.
Yürüyerek seyahat etmeyi nasıl tanımlarsınız? Sizin için anlamı nedir?
Yürümek bir spor gibi görünse de aslında sadece bir spor değildir. İnsanlığın ilk ve en temel hareketidir. Bütün ulaşım araçlarını dünyadan yok edersek, hepimiz yine yaya kalacağız. O yüzden yürümenin felsefi bir boyutu vardır. Bence bunu en güzel şu ifade açıklar: “Yürümek, fiziken seni varmak istediğin yere en geç ulaştıracak ulaşım biçimi olsa da; ruhen varmak istediğin yere en hızlı ulaştıran eylemdir.” Bu yüzden böyle uzun bir yolculuğa adım adım çıkmak, insanı kendi içine doğru felsefi bir yolculuğa da çıkarıyor. Ben bu yolculuğa bir farkındalık yürüyüşü olarak, eylemsel bir amaçla başladım. Anadolu’nun her bölgesini karış karış gezmek, insanların misafirperverliğini tatmak çok ayrı bir duygu. Ben ve Yoldaş, doğu-batı demeden bu samimiyete her yerde şahit olduk. Bu duygular şehirlerde azalsa bile, Anadolu’nun her köşesinde hâlâ yaşamaya devam ediyor. Benim bu yolculukta geleceğe dair umudum arttı. Diktiğim her fidanda, gelecek nesillere bu umudu aşılamak istedim. Dünyanın halini, zulmü ve savaşları gördükçe insanlar umudunu kesmemeli. Eğer diktiğimiz bir fidan hâlâ yeşeriyorsa, orada umut var demektir. Sadece daha çok çaba gerektirir.
Manisa’dan başladığınız yolculuğunuzu 81 ili yürüyerek başladığınız yerde bitirdiniz. Duygu ve düşünceleriniz neler? Bizlerle paylaşır mısınız?
Düşüncelerimi anlatmakta gerçekten zorlanıyorum. Tam 4 yıl 2 ay önce, burada kamp kurarak başladığım yolculuğumu, şu an yine burada son fidanlarımı dikerek bitirmek beni çok duygulandırdı. 5 Eylül 2021’de başlamıştım ve bugün 17 Aralık 2025’te bu yolculuğu tamamlamış oldum. Bu yolculuğun en zor yanı bilinmezlikti. Ormanda veya dağda başınıza ne geleceğini, sizi neyin beklediğini asla bilemiyorsunuz. Teknoloji ve GPS cihazları her zaman çalışmıyor. Örneğin İzmir Bergama’da kamp kurmuştum. Akşam olunca dereden doldurduğum suyu kaynatıp arıtarak içmiştim, sabah yola çıktığımda ise sadece 50 metre ileride bir çeşme ve mescit olduğunu gördüm. İşte yolun asıl güzelliği, o bilinmezlik ve size kazandırdığı deneyimdir. Yürüyerek seyahat ederken yaban hayatıyla iç içe oluyorsunuz. Benim gibi seyahat edecek genç arkadaşlara en önemli tavsiyem, su kaynaklarının tam yanına çadır kurmamalarıdır. Unutmayın, biz tabiatın sahibi değil, misafiriyiz. Yaban hayatında ve vahşi doğada Yoldaş bana çok yardımcı oldu, beni ve çadırımı korudu, onun hakkını ödeyemem. En çok korktuğum şey Yoldaş’ın başına bir şey gelmesiydi. O da aynı şekilde benim için endişeleniyordu. Bu yolculukta bana eşlik eden yol arkadaşım ve büyüğüm Necip Kökerer ağabeyime de teşekkür ediyorum. Yolculuğumun büyük bir kısmında bana yoldaşlık etti, beraber yürüdük. Gelecek için, “Umut Kökleri” adında bir hayalim var. Yolculuk için özel tasarlanmış bir motosiklet ile dünyayı gezmek. Tabii ki Yoldaş da yanımda olacak. Gittiğimiz her ülkeye bizim nişanemiz olan fidanları dikeceğiz. Ana yollardan değil, daha çok doğa ile iç içe olan dağlardan, bayırlardan ve ormanlardan geçmeyi planlıyorum. Şu an kalbimde ve zihnimde böyle bir gelecek hayali mevcut.
Bizlere hikayesini ve yolculuğu hakkında değerli bilgiler veren Seyyah Ömer Özer’e ve yol arkadaşları Yoldaş ve Necip Kökerer’e çok teşekkür ediyoruz.
Haber: Furkan Kuyucu
DÜNYA ŞAMPİYONU MÜCAHİT KULAK: “DURMAK YOK, RİNGE DEVAM”
Dünya şampiyonluğu, spor dalında en iyi olanın taşıdığı prestij ve ...
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyal yardımlaşma ve dayanışma kültürü, toplumun temel değerlerinden ...
TARİHE TANIKLIK EDEN MÜZE ‘‘ULUCANLAR CEZAEVİ MÜZESİ’’
Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi (Ulucanlar Cezaevi), 1925 ve 2006 yılları ...
EN YÜKSEK SUÇ ORANI NEDEN AYDIN’DA?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), her yıl olduğu gibi bu yıl ...
HAYVAN DOSTLARIMIZDA KAN PARAZİTİ HASTALIĞI
Her canlı dönem dönem sağlık sorunları yaşamaktadır. Bu sağlık sorunlarının ...
İnsan ve diğer tüm canlıların hayatına devam edebilmesi için toprak ...
Aydın deyince aklımıza ilk incir, incir deyince de aklımıza ilk ...
KADINLARIN VAZGEÇİLMEZ GİYSİSİ: KIRAS-FİSTAN
Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait birçok yerde yıllardır ...
ESKİ BİR TÜRKMEN ENSTRÜMANIN YENİDEN DOĞUŞU: ERBANE
Eski çağlardan beri ritim ve müziğin vazgeçilmez bir enstrümanı olan ...
SIK RASTLANIP AZ BİLİNEN HASTALIK: KURDEŞEN
Vücudumuzda bir bölge kaşındığı zaman hafife alır, kaşıyıp geçmesini bekleriz. ...